Canım okuyucularım, yüreği benimle atan sevgili dostlarım,
Bugün, sadece yaşadığımız çağı değil, kaybetmek üzere olduğumuz geleceğimizi ve ruhumuzu konuşmak için buluştuk. Hepimizi saran bu büyük karmaşada, vicdanımızın sesini dinleyerek, kalpten bir merhaba ile başlamak istedim. Biliyorum, hepimiz yorgunuz, kırgınız; ama unutmayın, kalpteki o küçük umut kıvılcımı sönmedikçe, her zaman bir direniş vardır.
Hainlerin savunucusu olma! (Nisa 4/105)
Ölmekten değil, sevgili dostlarım, alçakça yaşamaktan korkun. Ölüm, bir gün hepimizi kucaklayacak kaçınılmaz bir sondur. Ama asıl trajedi, bir zorbanın gölgesi altında, sessizce boyun eğerek yaşamaktır. O zaman nefes alıyor olsanız bile, ruhunuz çoktan ölmüştür. Haksızlığa, vicdansızlığa ve ihanete gözünü kapatmak; işte asıl ölüm budur.
Asıl utanç, dize gelmek değil, dize gelirken ruhunu kaybetmektir. İşte bu yüzden diyorum ki; baş eğmek zor olabilir, ama o sırada inandıklarınızdan vazgeçmek, asıl onursuzluktur.
Bu dünyayı kötü insanlar değil, kötülüğe sessiz kalan, görmezden gelen iyi insanlar tehlikeli bir yer yapıyor. Omuzlarımızdaki yük ağır biliyorum, ama şerefli bir duruşun verdiği huzur, tüm omuz ağrılarına değer.
Değerli Okuyucum: En büyük ihanet, haksızlığa tanık olup vicdanı susturmaktır. Sesimiz titrese bile, gerçeği söylemekten vazgeçmeyelim; çünkü suskunluk, zalimin elindeki en büyük silahtır.
Bütün bunlar olurken, gözümüzün önünde, ulus devletlerimizin, güzelim değerlerimizin ve hatta insanlığımızın temelleri sarsılıyor. Bizi kendi vatanımızda köle yapacak bir "Tek Dünya Devleti" hayali peşindeler. Hastalıklar, iklim felaketleri, yangınlar, depremler, ekonomik çöküşler... Bütün bu kaos, sanki büyük bir planın, büyük bir salgının parçası.
Kıymetli Okuyucum: Kötülüğe tahammül ettiğimiz her an, kendi zincirimizi öreriz. Göz yumduğumuz her adaletsizlik, yarın bizi esir alacak bir prangaya dönüşür.
Sahi, biz bu süreçte en çok neye zorlanıyoruz? Sevgili dostum, bizler en çok itaat etmeye, sorgulamamaya zorlanıyoruz. Ve biz neyimizi kaybediyoruz? Özgürlüğümüzü, güvenimizi ve birbirimize olan inancımızı kaybediyoruz. Hani o coşkulu atalarımız vardı ya, "Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım" diyen... Biz o neslin torunlarıyız. Peki şimdi, kapılarımızı sonuna kadar açtığımız, kim olduğu belirsiz milyonların yarattığı güvensizliği ve sokaklarımızdaki karmaşayı ne zamana kadar sineye çekeceğiz? Bizi kobay olarak gören, ekonomimizi çökerten bu sapkın düzene daha ne kadar alkış tutacağız?
Bizim yöneticilerimiz bile bize ait olmayan bu şeytani "Tek Dünya Sistemi"ni savunuyor. Onların bahsettiği tek dünya; ahlaksızlıktır, kıtlıktır, dijital köleliktir. Bu düzen, sadece yeryüzünü değil, insan neslinin ruhunu yok etme düzenidir.
Peki bütün bu karanlığın karşısında ne yapmalıyız? İşte bu noktada, omuzlarımızdaki yükü hafifletecek yegâne çağrıya kulak vermeliyiz. Canım okuyucularım, Bize, itaat ettiklerimizin hükümsüzlüğünü ilan edecek, kalbimize yeni bir ferahlık verecek bir uyanışa ihtiyacımız var. Ama ne yazık ki, kendi çıkarlarını koruyan bu kaos ve düzen sarmalını parçalayamadığımız için uçuruma doğru sürükleniyoruz.
Yürüyen sağırlar ve militan körler arasındaki duyarlı ve aklı başında son insanlar bu çıkmaz sokağı görüyor, yazıyor. Ama sadece görmek yetmiyor.
Bende Diyorum ki: İyilik bir merhamet eylemidir, adalet ise yürek isteyen bir meydan okumadır. Merhamet gönlümüzü yumuşatır, ama toplumu ayağa kaldıran şey, herkes için eşitlik ve hak mücadelesi olan adalettir.
Bu saçma düzenin yerine, karmaşayı değil, gerçek düzeni koymalıyız. Ahlaksızlığın yerine ahlakı, boş inancın yerine gerçek inancı koymalıyız.
Adalet ışığı sönerse, geriye sadece soğuk ve karanlık bir yığın kalır. Bir toplumun ayakta kalmasının tek yolu, her daim parlayan o adalet feneridir; onu söndürmelerine izin vermeyelim.
Hırsızlığın karşısına iyiliği, acımasızlığın karşısına merhameti, rüşvetin karşısına vicdanı ve adam kayırmanın karşısına liyakatı koymak zorundayız. Bizim halkına karşı düşmanlık edenlere ihtiyacımız yok, halkını kucaklayanlara ihtiyacımız var. Ötekileştirenlere değil, birleştiren insanlara ihtiyacımız var. Satılmış kalemler yerine, halkın gerçek acısını yazan kalemlere; çakma bilim insanları yerine, özde bilim insanlarına ihtiyacımız var.
İnsanların çoğu bu sahte düzenden yorulduğu için, bize artık bir Ömer'in adaleti gerekiyor.
Bir devletin zenginliği bankalarda değil, yöneticilerinin vicdanında saklıdır. Kasalar dolup taşsa bile, eğer merhamet ve dürüstlük yoksa o ülke fakirdir; gerçek servet, ahlaklı yönetimdir.
Ne tanrılaştırdığımız yöneticilerin vaazına, ne de kendini tanrı gibi görenlerin kibir dolu sözlerine ihtiyacımız var. Bizim istediğimiz tek şey, hem insanı hem de Yaradan'ı hoşnut edecek; sevgi, dürüstlük ve adalet vaazıdır.
İşte bu inancı kalbimize yerleştirdikten sonra, artık bu gidişatı fütursuzca savunanlara karşı sesimizi yükseltme zamanıdır. Onların yollarını şaşırdığı bu sahte din ve siyaset oyunlarını bir kenara atma zamanı geldi. Artık gayrimeşrular, artık anlamsızlar. Dünyayı kötüleştiren şeyin peşinden sorgusuz sualsiz koşanlar, bizi de uçuruma çekiyor.
Dalkavukluk, şerefin pazarlandığı yerde yükselen en tehlikeli yapıdır. Yöneticiye yalan söyleyerek makam kazananlar, o ülkenin temelini çürüten zehirdir. Onlara asla prim vermeyelim.
Şeker fabrikalarımızın üç kuruşa satılıp, sonra kat kat fazlasına ithalat yapıldığında, buna kader deyip ağlayamayız. Madenlerde denetim yapmayıp, yada uygun olmadığı söylense bile bilmem şu partiden yada şu partide tanıdığı var diye dokunulmasa, sonrasında göçük altında ölen işçilerimize, yine kader deyip susamayız. Krizi fırsata çevirip zam yapanlar, sonra dinden bahsedemezler!
Batı'yı taklit ederken özümüzü kaybettik. Tüketimde onlar gibiyiz, ama yönetimde onların gerisindeyiz. Aramızdaki mesafe açılıyor: Onlar refaha ve özgürlüğe giderken, biz Ortadoğu'nun karanlığına kayıyoruz. Genç işsizler, eğitimsiz mezunlar, çöken tarım, bitmeyen enflasyon... Bunlar kimin umurunda? Günün 24 saatini kurtardık demek nereye kadar sürecek?
Bir milletin ruh sağlığı, en güçsüz vatandaşının gülümsemesiyle ölçülür. Kalkınma tabloları yalan söyleyebilir, ama kenarda kalmış, yalnız bırakılmış bir kişinin yüzündeki ifade, bize gerçeği anlatır.
Artık kimse için geri dönüş yok. Teknik anlamda onlar adına başarıyla başlayan bu kaos süreci, halkın resmin tamamını görmeye başlamasıyla sona erecek. Bu uyanış, küresel güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin kaybetmesi anlamına geliyor. Eğer kaybederlerse, kurdukları tüm o karanlık planlar yıkılacak.
Farkına varmak, tüm şifaların başlangıcıdır. Biz savaşın ortasında değil, daha en başındayız. Şimdiden uyanmak demek, her şey için umudumuz var demektir.
Kıymetli okuyucularım, uyanışın ilk adımı yürekten gelen bir farkındalıktır. Bizi köleleştirmek isteyen bu düzene karşı, vicdanınızın sesini pusula yapın ve her daim dik durun. Unutmayın, sevgi, dürüstlük ve adalet; yıkılmaz kalemizin harcıdır. Kalın sağlıcakla, adaletli ve umut dolu günlerde tekrar buluşmak dileğiyle!
Yazar: Soner Atabek