Değerli dostlar, bugün size sadece satırları değil, belki de bir dönemin son çırpınışlarını ve ardındaki o karanlık sessizliği anlatacağım. Pembe tabloların, ışıklı ekranların ötesinde, küresel efendilerin kurduğu o devasa sofrada tabakların birer birer eksildiğini görmüyor muyuz? "Asla gitmez" denilenlerin valizlerini topladığı, yolların çatallandığı o meşhur eşiğe geldik dayandık. Okyanusun ötesinden gelen haberler aslında birilerinin uykusunu kaçıran bir saatin ziliydi. Bir "altın yolu" hikâyesinin mahkeme salonlarının soğuk ışığına sürüklenişi, dijital izleri silmeye çalışanların telaşı... Kimse kendini kandırmasın; bugüne kadar "yol verilen" o her şey, aslında vakti geldiğinde kullanılacak birer koz olarak tutuluyordu. Şimdi o defterler kapandı ve küresel düzen, eskinin tüm hizmetçilerini efendileriyle birlikte tarihin tozlu raflarına gömmeye hazırlanıyor.
Saray koridorlarında yankılanan o seslerin bir giyim kuşam meselesi olmadığını, mülkün kime kalacağı kavgası olduğunu hepimiz içten içe biliyoruz. Bir yanda geleneğin ağır yükü, diğer yanda teknolojinin parıltılı vitrini... Fakat bu denklemin ortasında öyle bir "yerli akıl" duruyor ki, hem hepsini tasfiye edebilecek hem de kendi sonuna yürüyebilecek kadar gizemli. Sahi, Ankara’nın o asırlık binalarında bu labirenti kim inşa ediyor? Bizler ekranlardaki sahte kavgaları izlerken, devletin bekasına mı kilitleniliyor yoksa küresel baronların onay masasında bir "komisyoncu" koltuğu mu aranıyor? Magazin figürü dediğimiz isimlerin birer "itirafçı" olarak dönmesi, ahlaki çöküşün bir siyasi yıkıma dönüşmesi tesadüf olabilir mi? Zehri veren de panzehri sunan da aynı elken, biz hangi kurtuluşun peşindeyiz?
Ülkemizin bir "deney sahası" olarak seçildiğini görmemek için kalbimizin mühürlenmiş olması gerekir. On milyonluk yeni nüfus hareketleri, vize muafiyetleri... Hedeflenen şey sadece iş gücü mü, yoksa bin yıllık o kutlu "kan iddiasını" küreselleşme potasında eritmek mi? Merhamet kültürümüzün yerine "vahşi pragmatizmin" yerleştiği, inançlarımızın hibritleştiği bu "Yeni Roma" kurgusunda, sokaktaki can dostlarımızın azalmasından tutun da ruhumuzun işgaline kadar her şey birer parça değil mi? Ankara’nın o sert merkezinin dijital bir "idari büroya" dönüşmesi, Türklük tanımının "müşteri ilişkilerine" indirgenmesi ve vatanın bir "şirket" gibi pazarlanması... İnsan sormadan edemiyor: Kendi evinde, yabancının planıyla mülk sahibi kalınabilir mi?
2026’nın o sisli Aralık sabahında uyandığımızda, karşımızda bir kurtarıcı gibi duran o "yeni yüzün" aslında okyanus ötesi masalarda onaylanmış bir proje olma ihtimali ciğerimizi yakmıyor mu? Bize özgürlük şarkıları söyleyenlerin, Anadolu’nun dirençli ruhunu Dubai şatafatı ve Budist sessizliğiyle melezleştirip "vatansız" bir inanç pazarlaması hangi vicdana sığar? İleri karakol haline getirilmiş, demografik barikatlarla kuşatılmış bir Türkiye’de aynaya baktığımızda kimi göreceğiz? Kendi mahallesinde azınlık kalmış bir garip yolcu mu, yoksa ruhu çalınmış bir küresel vatandaş mı?
Süleyman Aleyhisselam öldüğünde, kimse ruhunu teslim ettiğini anlamamıştı; ta ki bir ağaç kurdu asasını kemirip o heybetli gövde yere kapaklanana dek. Bugün o asa; itiraflarla, altın listeleriyle ve içeriden gelen ihanetlerle kemiriliyor dostlar. 2026 sonunda o büyük gürültüyle yere düşecek olan sadece bir siyasi yapı olmayacak. Batan geminin malları üzerine pazarlık yapanlar, bir gecede saf değiştirenler "zamanın ruhu bunu gerektiriyor" diyecekler. Ama biz biliyoruz ki; her firavunun bir Musa’sı, her kuşatmanın da içeriden örülen gizli bir suru vardır. İki bin yıllık devlet geleneği, en zayıf anında bile bir "bağımsızlık hücresi" üretir. Zamanın ruhu haini asla affetmez. O asa kırılıp maskeler düştüğünde, geriye sadece adaleti ve adalete olan imanı kalanlar için bir çıkış yolu olacaktır. Soruyorum size; merhametini ve ferasetini kaybetmiş bir toplum için şafak vaktine ne kadar kaldı? Yazar Soner Atabek