Dr. Emrullah GÜNEY


ORGANİZEYŞIN

ORGANİZEYŞIN


1959.

Kızılırmak boylarında bir köy,  Yavlan.

Irmak burada geçit veriyor ancak.

Adı buradan geliyor. Karşı yaka, komşu ilin köyü.

Yavlan köyünde hasat mevsimi bitmiş. Hububat ambara konmuş, samanlıklar dolmuş. Köyün yaptığı tüm tarım işi bu. Bağ bahçe olsa da zayıf, Kızılırmak’ın çamurlu suları tuzlu; sulamaya gelmiyor, ekileni yakıp kavuruyor. Ancak tepelerin eteğinden çıkan cılız kaynak sularıyla biraz sebze yetiştiriliyor. Domates, biber, patlıcan… Yer fıstığı denendi, olmadı.

Hacıbektaş yanlarına doğru bağcı köyler var; üzüm oralardan getiriliyor. Burada yok.

Yavlan köylüsünün yapacağı öyle fazla bir iş de yok.

Günler birbirinin aynı akıp geçiyor. Tekdüze…

Beş sınıflı bir ilkokulu var; tek öğretmenli.

Köylü, çocuklarının geleceğini düşünme gereğini bile duymuyor.

“ Biz nasıl yaşadıysak, onlar da aynı yaşayacaklar. Satarım anasını lan !”

Mescidi var.

Okul da, ibadetgâh da düz toprak damlı.

Muhtarlık babadan oğul’a geçiyor. İlyas ağa yaşlandı, yerine oğlu Hasan ağa geçti. Yıllardır sürdürüyor bu işi. Ne de olsa, ırmak kıyılarında geniş ekerleri var. İlk kez bu hasat döneminde Hasan Ağa, gitti bir biçerdöver bulup getirdi, tahılı o biçti.

Eylül sonları…

Hüsnü’nün çayevi akşam serinliğinde dolu. İçinde sigara tüttürenler çok. Dışarıya sandalye çekip oturanlar var. Yarenlik… Askerlik anıları, Kore savaşı öyküleri, kız kaçırma olayları…

İlçe merkezi yolundan önce bir toz bulutu yükseldi. Köylü dikkatle izlemeğe başladı.

Bulut yaklaştı yaklaştı, iki kaptıkaçtı göründü, kara boyaklı.

Geldiler, tam çayevinin önünde durdular.

Bir uzun kuyruklu, biri daha küçük iki otomobil.

Muhtar Hasan ağa telaşlandı; çünkü gelen Vali idi. Küçük arabadan da kaymakam indi.

“ Hayırlı akşamlar vatandaşlarım!” dedi Vali bey.

Kaymakam gülümsüyordu. O, selam vermedi.

Köylüler ayağa kalktı, ürkek ürkek “Sağoool” çektiler.

O anda Kaymakamın otomobilinde bir kişinin daha olduğunu anladı köylüler.

Bu, uzun boylu, gök gözlü, sarışın, boynunda bir fotoğraf makinesi olan bir yabancıydı.

Vali : “Nasılsın, muhtar !” dedi.

Muhtar : “Sağlığına duacıyım Vali Beyim,” diyerek yanıtladı. “Hoş gelmişsiniz.”

Vali : “ Size bir misafir getirdik. Taa Amerika’dan bizler için, sizler için geldi. “

Muhtar : “ O da hoş gelmiş beyim,” dedi.

Yabancı konuk gelip dikildi. Muhtar, adamın ellerini sıkı sıkı tuttu, pazarlık yaparmışçasına sıktı. Kırık Türkçesiyle Amerikalı: “ Siz, muhtar! Tanıştık. Ben memnun,” dedi.

Köylüler güldüler. Vali sert sert bakınca gülüşleri dondu kaldı.

Muhtar tedirgindi : “ Buyurun beyim,” dedi. “ Bizim fakirhaneye gidelim.”

Vali sürücüye buyurdu : “ Oğlum, misafirin bavullarını indir de taşı,”

Eve girdiler. Muhtar da olsa, varsıl da olsa, her yerden yoksulluk akıyordu. Konuk odası asıl eve bitişik tek göz bir damdı. İçerde sedirlere oturdular. Vali, kaymakam odayı gözden geçirdiler. Herkes merak içindeydi. Bu Amerikalı niye gelmişti? Ne yapacaktı köyde? İki koca bavulla geldiğine göre kalacak demekti burada.

Vali açıkladı.

“ Bu Amerikalı, üniversite profesörü. Mister Brown. Köyünüzde sosyolojik etüd yapacak.”

“ Sosyoloji! O nedir efendim?”

“ Sosyoloji… Yani sosyete…”

“ Aman Beyim, bizde sosyete ne gezer! O dediğiniz Ankara’da, İstanbul’da olur.”

Vali sert konuştu.

“ Muhtar! Sosyolojik etüd demek, cemiyet hayatının araştırılması demek. Cahilliğin sırası değil.”

“Peki, beyim. Yapsın bakalım. Nasıl olacaksa bu iş ? “

“Evet, sizden ricam, elden geldiğince yardımcı olmanız. Her türlü imkanı temin edin. Resim çekecek, film çekecek. Engel çıkarmayın. En küçük bir şikayet gelirse köyünüzden, karakola çekerim tüm köylüyü ha!”

“ Evet efendim elden gelen neyse yardım ederiz.”

Vali, sesini alçalttı.

“ Adam güçlü. Taa Amerikan Hariciye Vekili bizim Dâhiliye Vekâletine yazı yazmış. Aman dikkat. Memnun ayrılırsa, bize de bir Amerika seyahati çıkacak. Bir de bakmışsınız, oradan bir Şevrole İmpala ile dönmüşüz.”

“ İnşallah efendim. “

“ Pekiii, biz artık gidelim.”

“ Aman Vali Beyim, bi ayran bile içmediniz.”

“ Misafiri görmek üçün, etüdlerini teftiş üçün yine geleceğim. O zaman içeriz. Tavuk da yeriz.”

“ Tavuğun lafı mı olur Beyim, siz yüksek şahsiyetiniz için koyun da keserim.”

“Kes, tamam!”

Odaya ayakkabısıyla girmişti. Amerikalı konuk da öyle, kaymakam da. Muhtarla birlikte Köy İhtiyar Meclisi üyeleri ayakkabılarını çıkarmışlardı. Odaya ekşi bir koku dolmuştu.

Konuk, konuşmaları dinliyor, anlamağa çalışıyordu. Elinde bir sözlük vardı. Zaman aman ona bakıyordu.

Vali ile Amerikalı Profesör önden çıktılar. Konuk kafasını çarptı kapıya. Güldü. Vali de güldü. Ayaklarının ucunda yükselerek elindeki mendille adamın saçındaki tozları sildi.

Sonra birden durdu,

“ Köyünüzün muallimi tayin istiyor, il merkezine. Nerde o, yok mu? Söyleyin ona, olmayacak. Bir de, muhalifmiş haber aldığıma göre. Ne beklenir, Enstitülü… Bu Amerikalıyla da iyi geçinsin. Yoksa perişan ederim ha.”

“ Peki beyim, kendi köyüne gitti. Komşudur bize. Gelince söylerim.”

Kaymakam arkada kalmıştı. Muhtara bir şeyler söylemek istiyordu. Kolunu tuttu.

“ Aman Muhtar, dikkat et !  Vekâletler bu adamı Valiye emanet etti. Vali de bana. Hiç şikâyet gelmemeli bu konuktan. Eğer memleketine iyi rapor gönderirse, bir de bakmışsın, Kaymakamınız da Amerika yolcusu…”

Muhtar içinden : “Gidin bakalım, gidin. Dönüşte de Amerikan arabaları, avratlarınıza kürk mürk getirin. Tamamdır.” diye düşündü.

“ Elbette muhterem Kaymakamım. Siz o cihetten hiç düşünmeyin. Biz, memnun ederiz konuğumuzu. Sizin olduğu kadar, bizimdir de o.”

Vali, Kaymakam geldikleri gibi gittiler. Bir eksiğiyle…

O akşam köy değişik bir havaya girdi.

Profesör Brown yerleşti odaya. Bavullarını açtı. Not defterini, kitaplarını, haritalarını çıkardı. Muhtar izliyordu. Baktı, hayretler içinde kaldı. Konuğun elindeki haritada tüm Kızılırmak boyları, geçit yerleri, dağlar, tepeler, mevki adları, komşu köyler, komşu ilçeler her şey yazılıydı. Pencerenin önü dolmuştu kitaplarla. Bir masa yoktu odada. Sonra, konuk uzandı sedire, gözlerini kapadı. O zaman Muhtar, anladı ki, onu yalnız bırakmak gerekecek.

Köylü, odanın önünde birikmiş, duruyordu.

Muhtar : “ Bakın ahali! Bu adam mühim bir şahsiyet. Anladığım bu. Yalnız bizim evde olanlar yetmez. Şimdi gidin evinize, yemek olarak ne varsa, tandırlarda, çömleklerde ne pişmişse, meyve olarak, tatlı olarak ne varsa alın getirin. Sinilerle. Kalaylı olsun kaplar, siniler. Temiz. Mahcup olmayalım elin adamına karşı. Haydi, marş!”

Köylü dağıldı. Düşünceli düşünceli evlerine yollandılar. Acaba, tandırda, ocakta ne vardı ki?

Konuk uzun süre ses çıkarmadı. Sonra, pencerenin açıldığını gördü Muhtar. Anladı ki Mister Brown uyandı. Odaya girdi. Selam verdi. Ortalık kararmıştı. Gaz lambasını yaktı. Profesör not tutuyor, zaman zaman tavana bakıyordu.

Bir saat sonra siniler gelmeğe başladı.

Kapaklı taslarda, sahanlarda sıcak sıcak yemekler… Her sini odaya girdikçe Profesör Brown “Ooooh! My God !” diyor, gülüyordu. Belli ki acıkmıştı.

Köylü, kendi yemediğini konuğuna ikram etmekten, onu doyurmaktan sonsuz bir lezzet alıyordu. Muhtar, her yemeğin adını söylüyor, nasıl pişirildiğini açıklıyordu. Konuk da not alıyordu. Sonra, fotoğraf makinesine uzandı; her bir yemeğin resmini çekti. Flaş parladıkça köylünün gözü kamaşıyordu. Muhtarla birlikte köyün ileri gelenleri de sofraya bağdaş kurup oturmuşlar, ortadaki sahana hep birlikte kaşık salladılar. “ Bismillahirrahmanirrahim.” Konuk da aynen söylemeğe çalıştı. Odadakiler güldüler. Konuğun dili dönmemişti buna. Muhtar, konuklar için ayırdığı metal kaşıkları da koymuştu siniye. Fakat, Profesör, üzerinde Mevlana resmi olan Konya tahta kaşığıyla yemek yedi.

Odada alacakaranlık vardı; çünkü 7 numara gaz lambası iyi ışık veremiyordu.

Muhtar bir genci gönderdi: “Lüküs lambasını versin, Yeni gömlek taksın, gazını tamam etsin,” dedi. Bir süre sonra lüks lambası yakılmış olarak geldi. Oda gündüz gibi aydınlandı. Amerikalı konuk bir sevinç çığlığı attı. Mutluluğunu görünce onun, köylüler de sevindiler.

Yemekten sonra, köylüler odaya dolmağa başladılar.

Profesör bavulundan bir aygıt çıkardı. Radyoya benziyordu, ama değil. Üzerinde iki tane makara vardı. Bir düğmeye bastı. Makaralar döndü. Beş dakika sürdü öylece. Köylüler merakla beklediler. Mister Brown yeniden düğmeye bastı, makarayı geriye sardı. Az önce konuşulanlar odada yankılandı. Önce büyük bir şaşkınlık… Sonra sevinç… Bu ne güzel, ne yararlı bir aygıt böyle. Köylü hayran kaldı. Bundan daha ileri bir keşif olamazdı herhalde.

Muhtar bir delikanlıya işaret etti: “Bir türkü söyle.”

Konuk ses alma aygıtını hazırladı. Sonra yine not yazmayı sürdürdü.

Genç köylü türküye başladı:

                                                        “Ezo gelin çık Suriye dağlarının başına,

                                                            Güneş vursun kemerinin kaşına.”

Türkü bitti. Konuk yeniden başa aldı makarayı. Türküyü dinlediler. Beğendiler. Sevindiler.

Muhtar bir gence işaret etti: “ Ezan oku!”

Delikanlı tüm ciddiyetiyle geldi, diz çöktü, ezan okumağa başladı.

Biraz sonra yine aynı kaydı hayranlıkla, şaşırmış halde dinlediler.

Konuk durmadan not tutuyordu.

Biraz sonra çaylar getirildi. Demli, güzel, iyi suyla yapılmış çaylar…

Profesörün keyfi yerindeydi.

“ Siz ne istersiniz, söylemek var bana” dedi.

Bir an herkes sustu, düşünceye daldılar.

Köy İhtiyar Meclisi üyeleri söz aldı önce:

“ Bizim gücümüz yetmiyor. Elde avuçta bir şey yok. Mescidimiz kafi gelmiyor. Şöyle kubbeli, iki şerefeli minaresi olan bir cami için Amerikan Devleti bize para versin.”

İstekleri hem teyp kaydediyor, hem konuk defterine yazıyordu.

Bir genç konuştu:

“ Amerika Reisicumhur General Ayzınhover bizi seviyor. Amma velâkin, sevdiğini ispat etsin. Bize Amerika’da fabrikalarda iş versin. Orda çalışalım. Para kazanalım. Çoluk çocuğumuz aç burada. Toprağımız kıraç. Irmağın suyu faydasız.”

Kore gazisi bir genç konuştu. Burnunun yarısını mermi alıp götürmüş. Gözü de sakat.

“ Biz Kore’de Amerikan tugayını ölümden kurtardık. Amma Amerika bizi unuttu. Hâlbuki bize maaş bağlamalı.”

Yaşlı bir köylü konuştu : “Dünya değişiyor. Orakla tırpanla ekin işleme devri geçiyor. Amerikan hükümeti bize bir biçerdöver hibe etsin. Kayseri’de gördüm. Yeşil renkli Con Dere marka…”

Konuk, hiç karşılık vermeden dinledi, dinledi.

Yazdı, yazdı. Zaman zaman sözlüğe baktı.

Teyp döndü döndü…

Vakit gece yarısını bulmuştu.

Köylüler çekildiler. Ortalık sessizleşti. Gökte pırıl pırıl bir ay vardı. Herkes, evine giderken düşünceliydi.

Mister Brown, daha geçen hafta ABD’de, gürültülü bir kent ortamındaydı. Burada tek bir motorlu araç sesi yoktu. Egzoz gazı yoktu. Kırlardan kekik kokuları getiriyordu esen yel.

Mister Brown kıvranmağa başladı. Yemeği düşüncesizce, aşırı tutarda çok fazla yemişti.

“ Muhtar! Water closed !” dedi.

Önce anlamadı Muhtar. Sonra, konuğun kıvranmasına baktı.

“Haaa! Tamam, tamam,” dedi.

Raftan pilli el fenerini aldı. Pili zayıf, ancak, karaborsadan alabilmişti yüksek fiyatla.

Kapının arkasında içi su dolu güğüm duruyordu. Onu da aldı.

Konuk, bavulundan bir kağıt toparı çıkardı. Muhtar ilk görüyordu bunu.

Konuk yanına aldı onu. Odadan çıktılar. Köyde pek az evde cılız ışıklar vardı. Köpekler havlıyordu. Yürüdüler. Köyün dışına çıktılar. Bir koyağı aştılar. Bir ekenekte, iğde ağacı dibi.

“İşte, şuraya yap! “ dedi Muhtar.

Konuk sinirlendi. Muhtarın hiç beklemediği, ummadığı bir davranıştı bu.

Yüksek sesle konuştu Mister Brown:

“ Türkiye’de var her şey… Yok organizeyşın… Organizeyşın bilmek yok siz…”

Muhtar anlamadı bu sözü. Ama, anlar gibi oldu. O da karşılık verdi. Bağırırcasına konuştu.

“ Eğer, o senin dediğin organ bilmem ne  bizde olsaydı, Reisicumhur bilseydi, başvekil bilseydi, vali bilseydi, kaymakam bilseydi, biz bilseydik, Türkiye’de olsaydı o organizasyon, rahmetli dedemin, rahmetli babamın tarlasına seni getirip ders… tınmazdım. Ben senin Amerika’na gidip bahçana s..ardım. Anladın mı muhterem porfösür Misder Bıravn, anladın mı ?”

Amerikalı, ay ışığında Muhtarın yüzüne hayretle baktı. Şaşırmıştı. Gözleri yaşlıydı köylünün.

Üzüldü; düşüncesizce bir söz söylemiş, konuk olduğu evin sahibini ağlatmıştı. Durgunlaştı.

Hacıbektaş kırlarından, tepelerden Kızılırmak koyağına doğru serin bir yel esiyor,kuru otlar kokuyor,  tüm yöre gümüşce ay ışığıyla yıkanıyordu.



  • Cuma 8 ° / 4 ° Bulutlu
  • Cumartesi 8 ° / 3 ° Bulutlu
  • Pazar 14 ° / -1 ° Parçalı bulutlu

Balıkesir

21.02.2020

  • İMSAK 06:24
  • GÜNEŞ 07:47
  • ÖĞLE 13:27
  • İKİNDİ 16:28
  • AKŞAM 18:57
  • YATSI 20:15
  • BIST 100

    116.829%1,03
  • DOLAR

    6,1011% 0,00
  • EURO

    6,6265% 0,61
  • GRAM ALTIN

    323,24% 1,74
  • ÇEYREK ALTIN

    533,346% 1,74