A. İlhan MOLU “HAYATTAN DAMLALAR”


KAYBOLAN GÜZELLİKLER

KAYBOLAN GÜZELLİKLER


Bir Pazar Sabahı Yazısı...

                                   A.İlhan Molu

      KAYBOLAN GÜZELLİKLER

Ne keyifli olurdu, sabahları Çengelköy iskelesine yanaşan vapuru seyretmek.

Yavaş yavaş, beyaz bir kuğu gibi süzülerek gelir, düdüğünü çalar ve yanaşırdı iskeleye.

Bilir misiniz..?

Çengelköy iskelesi Boğaz’ın diğer iskelelerine benzemez. Tarzı farklıdır.

Zariftir, hoştur... Sabahları eşini bekleyen gelin gibidir.

7.30 vapuruyla buluştuğu zaman öyle güzel bir görüntü oluştururlar ki...

Seyretmeye doyamazsınız.

İstanbul deyince Boğaziçi... Boğaziçi deyince de vapurlar gelir akla.

Hepimizin, unutamayacağımız anıları vardır o güzelim vapurlarda.

Boğaz köprüleri yapılmadan önce İstanbul’un en işlek semtiydi Karaköy Meydanı. Vapurların biri kalkar, diğeri yanaşırdı.

Şık giyinmiş hanımlar, beyler pek yakışırdı vapurların salonlarına. Dışarıda açık havada seyahat etmenin keyfi de bir başkaydı doğrusu.

Vapurdan inen o şık insanlar, Karaköy Meydanı’nda bekleyen dolmuşlara biner, şehrin değişik semtlerine dağılırlardı.

Taksiye filân gerek yoktu o zamanlar. Nüfus birkaç milyondu. Dolmuşlar rahattı... Şoförler beyefendiydi.

*****­*****

Son yıllarda o güzelim vapurların sayısı azalmaya başladı.  Bir gün baktım ki, bambaşka bir deniz aracı yanaşıyor iskeleye. Yeni vapurlardanmış.

Baktım, baktım... Bir daha baktım.

Yanaşırken baktım, kalkarken baktım..

Önünden baktım, arkasından baktım...

Ne kadar bakarsam bakayım, hiç sevemedim.

Vapur desen vapur değil. Feribot desen... O da değil...

Zarif değiller, estetik değiller... Güzel de değiller.

Olmamış, yakışmamış, uymamış.

Artık, sabahları eskisi gibi keyif almıyorum vapurlar Çengelköy İskelesi’ne yanaşırken.

Beş yaşındaki torunum, ütüye benzetiyor yeni vapurları.  “Ütü geliyor” diye bağırıyor.

Bense hâlâ bir şeye benzetemiyorum.

*****­*****

Bir rengi güzel gösteren, yanındaki bir başka renkle olan uyumudur.

Bir eşyayı güzel gösteren de yanındaki diğer eşyalarla olan uyumudur.

Yeni vapurların tasarımı uymamış...

Yalılara, kıyılara, boğazın siluetine, yanaştığı iskelelerin görüntüsüne uyum sağlamamış.

Eski İstanbul resimlerine bakın... Şehrin her unsuru birbiriyle uyumludur.

Sokaklardaki ahşap evler, caddelerdeki büyük binalar, sahillerdeki yalılar...

Tramvaylar, dükkânların tabelâları ve bir şehirde görebileceğiniz her şey...

Bu uyuma İstanbul zevki denirdi.

Yüzlerce yıllık bir kültürden süzülüp olgunlaşan bir zevkin eseriydi bu uyum.

Neden İstanbul halkına sorulmadı bu yeni vapurların tasarımı..?

Onu da anlayabilmiş değilim doğrusu. 

Keşke, torunumun ütüye benzettiği bu yeni yetme vapurlar, üretilmeden evvel İstanbulluların fikri alınsaydı...

****­*****

Büyükada’da kaldırılan faytonların yerine kullanılacak olan elektrikli araçları görmüşsünüzdür.

Ben görünce pek fazla şaşırmadım. Estetik değerler önemsenmeyince ve her şey aceleye getirilince sonuç da böyle oluyor.

Eskiden sonları “turizm” ile biten şehirlerarası otobüs şirketleri vardı. Bu şirketlerin, belli semtlerdeki yazıhanelerinin önünden, yolcularını otogara taşıdıkları servis araçları vardı... Onlara benzemiş.

Küçültülmüş otobüsler gibi. Ada ortamıyla hiç uyuşmamış.

Bir arkadaşım da, “bunlar bildiğimiz golf arabası” deyince,  akıllar karışıverdi.

Vapurdan inip de, ada yollarında biraz ilerlerseniz eğer...

Şehir hayatından uzak, bambaşka bir âlemde bulursunuz kendinizi.

Bu âlemde gözleriniz ne küçük otobüsler görmek ister... Ne de golf arabalarına benzeyen araçlar görmek ister.

Sâdece tabiatla baş başa kalıp oranın kültürü içinde yaşamak ister.

*****­*****

Atlara yeteri kadar bakılmadığından, fazla çalıştırıldıklarından, sağlık kontrolleri iyi yapılmadığından...

Ruam hastalığının atların ölümüne sebep olduğundan ve buna benzer sebeplerden dolayı kaldırılmak isteniyor faytonlar.

Daha açık söylemek gerekirse, oluşan aksaklıkları gidermek yerine, faytonların tamamen ortadan kaldırılması tercih ediliyor.

Kolayına kaçılıyor...

Eski İstanbul’da her semtin farklı kültürü vardı. Sur İçi’nin kültürü farklıydı, Üsküdar’ın kültürü farklıydı. Bakırköy’ün, Beylerbeyi’nin kültürü farklıydı. Kalamış’ın kültürü farklıydı. 

Adalarınki ise çok farklıydı.

Zaman içinde bu kültür farklarını yok ettik. Her yer, sıradan ve birbirine benzer hâle geldi.

Kendi kültürünü az da olsa koruyan sadece Adalar kalmıştı.

Anlaşılan şimdi de sıra, onlara geldi.

*****­*****

Biraz eskilere gidelim.

Beş yüz yıl önce, İstanbul’da insan ve yük taşımakta kullanılan o kadar çok at var ki..!

Sadece at değil, çok sayıda kedi köpek gibi sokak hayvanları ve çeşitli evcil hayvanlar da var.

26.300 vakıf var eski İstanbul’da. Bunların içinde hayvan haklarını koruyan vakıfların sayısı azımsanmayacak kadar çok.

Başka hiçbir toplumda görülmeyen, “Yabâni Hayvanları Koruma Vakfı” bile var.

Bu vakıf, kış mevsimlerinde yiyecek bulamayan yabani hayvanlar için dağlara, ormanlara yiyecek bırakırmış, beslensinler de, yaşamlarını sürdürebilsinler diye.

Yine dünyadaki ilk hayvan hastanesi olarak bilinen Gurabahane-i Laklakan var...  Bursa’dadır.

Bursa göçmen kuşların göç yolu üzerinde olduğu için, göç eden kuşlar burada bir müddet dinlenmek için mola verirlermiş.

Yolda sakatlanıp, ya da yaralanıp yoluna devam edemeyen leyleklerin tedavisi için kurulmuş. 

Burada tedavi görüp sağlığına kavuşan leylekler, dönüş yolunda yine aynı yoldan geçen sürünün içine bırakılırmış.

*****­*****

Taşımacılıkta ve ulaşımda kullanılan atlar için de çok sıkı kurallar uygulanmış

Osmanlı döneminde.

Adalar’daki gibi filân değil... Binlerce at var o zamanın İstanbul’unda.

Aklımda kalan kuralları sayayım;

Günde belli bir saatten fazla çalışmıyorlar.

Kurallara uygun besleniyorlar. Haftada bir gün dinleniyorlar.

Düzenli olarak bakımlarını, tedavilerini yapan görevliler var.

Hasta olanlar için bakım yerleri var. Kaşağıları, nalları aksatılmıyor...

Atlar, yük götürdükleri yerden dönerken boş dönmek zorundalar.

Giderken taşıdıkları yük onları yorduğu için, dönüşte yüksüz dönme şartı var.

Alman seyyah Hans Dernschwamm 1542 yılında İstanbul’da şahit olduğu bir olayı şöyle anlatır:

Sadâret Kaymakamı Koca Mehmet Paşa bir lokantanın önünden geçerken, odun yüklü bir atın beklediğini görür. Sahibi içeride karnını doyurmakla meşguldür.

Kaymakam Mehmet Paşa yüklü bir atın bekletildiğini görünce, çok sinirlenir.

Bu ata eziyettir, kurallara da aykırıdır... O zamana kadar da görülmüş bir şey değildir.

Atın sahibini çağırtır, odunları atın sırtından indirtir... İndirtmekle de yetinmez, ibret olması için, sahibinin sırtına yükletir.

Bir akçeye kuru ot aldırtır, atın önüne koydurtur.  At otu yiyip bitirinceye kadar sahibini, sırtına yüklettiği odunla bekletir. 

Bu derece sıkı korunurmuş atların hakları.

*****­*****

Ben Adalar’da faytonların yasaklanmak istenmesini hâlâ garipserim.

Bir yerde bir problem varsa, onu düzeltmek yerine yok etmek, işin kolayına kaçmaktır.

Atların çalışma şartlarını düzenlemekten, sağlıklı çalışmalarını sağlayacak kuralları oluşturmaktan, faytonların temizliğini, bakımını sağlamaktan aciz miyiz..?

Beş yüz yıl önce binlerce atın haklarını korumuşuz... Sağlıklı çalışma şartlarını oluşturmuşuz da...  Bugün bunu, çok daha az sayıdaki atlar için neden beceremiyoruz.

Belli kuralları koyup, hasta atlar için bakım yerleri kurup, beslenme ve çalışma şartlarını düzenleyip...

Faytoncuların kılığını kıyafetini de, göze hoş gelecek şekle getirip, gerekli eğitimi verirseniz...

Bunun da kontrolünü sıkı bir şekilde yapar... Fayton mafyasını da önlerseniz, hiçbir sorun kalmaz.

Ben Büyükada’da bir hayvan hastanesi olmadığını duyunca şaşırıp kalmıştım.

*****­*****

Diyelim ki yasakladık faytonları. Atlar ne olacak..? Nerede barınacaklar..?

Sağlıkları nasıl korunacak..?

Yılkı atları gibi, bir yerlere bırakılıp kaderlerine mi terk edilecekler..?

Bugüne kadar yiyeceklerinin önlerine gelmesine alışmış hayvanlar nasıl beslenecek..?

İşe yaramayan hayvanları kimse sahiplenmek istemez. Sonları ne olacak bu hayvanların..?

Yaşama hakları nasıl sağlanacak..?

Soylarını devam ettirebilecekler mi..?

Unutmayalım, atları ancak hayatımızın içinde tutarsak koruyabiliriz.

İnsanlarla olan ilişkileridir, hayvanların yaşamlarını sağlıklı bir şekilde devam ettiren.

Sahipleri tarafından beslenen kedilere, köpeklere bakın...

Bir de sokaklarda başıboş yaşayanlara.

Hangileri daha sağlıklı ve uzun yaşıyor  sizce..?

*****­*****

Faytonlar sâdece bizde değiller ki..!

Viyana’da, Londra’da, Amsterdam’da, İspanya’nın Endülüs bölgesinde, Sevilla’da, Granada’da...

Prag’da, Budapeşte’de ve daha dünyanın birçok yerinde var faytonlar...

Atlar oralarda neden hastalanıp ölmüyor da, bizde ölüyorlar..?

Sorun acaba atlarda mı..? Faytoncularda mı..?  Yoksa yönetim eksikliğinde mi..?

Bana göre asıl sorun, doğru düşünememekte..!

Bazen doğruları yapalım derken, yanlış yaptığımızın farkına varmıyoruz.

Örnek mi istersiniz;

O kadar çok hayvan sever arkadaşım var ki... Evcil hayvanların kısırlaştırılmasından yana olan.

Bir insan, nasıl isteyebilir ki,

sevdiği hayvanın kısırlaştırılmasını..?

Çiftleşme güdülerini, anne olup soylarını devam ettirme haklarını nasıl ellerinden alabilir ki..!

Hayvanları kısırlaştırma kampanyaları yapanlara;

“Gelin sizi de kısırlaştıralım”

desek râzı olurlar mı..?

Sevgi böyle mi gösterilir..?

Hayvan hakları böyle mi korunur..?

*****­*****

Geçen yıl, “Son Faytonlar” isimli bir yazı yazmıştım.

Şüphesiz ki, Adalar’daki faytonlar, bizim son faytonlarımızdır.

Onlar, Ada kültürünün vazgeçilmez parçalarıdır.

Çekip alırsanız faytonları Ada’lardan, çok şeyler eksik kalır.

Eskiden “Ada’ya Moda’ya...”  diye bir deyim vardı. Modayı beton yığınına çevirip Moda olmaktan çıkardık. Adaları da ada olmaktan çıkarmayalım.

Adalar’ın yerleşim alanları büyük değildir. İskelelerden en uzak noktaya olan mesafe iki kilometreyi bile bulmaz.

Yerli halk, faytonlarla sağlar bu dar mesâfedeki ulaşımını.

Turistler ve Adalar’ı sevenler içinse,  bir tenezzüh aracıdır faytonlar.  Eskiden tenezzüh için gidilirdi adalara.

Hâlâ da öyledir. Ada tenezzüh yeridir.

Bu yeni gelen araçlarla tenezzüh... Yâni gezinti yapılmaz. Ancak ulaşım yapılır.

*****­*****

1997 yılında Çelik Gülersoy faytonlarla ilgili bir proje hazırlamıştı.

Yaz için klasik, üstü açık, körüklü... 

Kış için de üstü kapalı “kupa” faytonlar kullanılacaktı.

Faytoncular da çok şık, tek tip elbise giyecekti.

Atları sağlığını ve haklarını korumak için de sıkı kurallar içeriyordu proje.

Olmadı... Kimse ilgilenmedi.

“Atlar ölüyor, hakları korunmuyor” tartışmaları arasında yetkililer aksaklıkları düzeltme taraftarı olmayınca...

Adanın kültürüne ve yaşam biçimine uymayan, o tuhaf, şekilsiz, sevimsiz araçlar çıkıverdi karşımıza...

Çok merak ederim... “Bu araçlara karar verenler Adalar’ı ne kadar tanıyorlar..?”

“Ya da kaç kez gidip, ne kadar zamanlarını geçirmişlerdir Adalar’da” diye.

Önemli yerleşim bölgelerini yönetenlerle... O bölgeler için karar verenlerin... En az üç nesilden beri orada yaşayan ailelere mensup kişilerden seçilmesi gerektiğini düşünmüşümdür hep.

Size bir şey daha söyleyeyim mi..?

Hani, biz yapıp bozmayı severiz ya..!

Bir süre sonra; “Bu araçlar hiç olmadı, halk sevmedi. Biz yine faytonlara dönelim” denirse de, hiç şaşırmayın.

*****­*****

Bakıyorum da;

İstanbul’da eskiden kalan ne varsa “güzel”.  Yeni yapılanlar ise, “estetik” değerlerden yoksun.

Şehirden çekin alın eski binaları, camileri, küçüklü büyüklü ahşap evleri, köşkleri ve benzeri tarihi eserleri... Bir anda bütün güzelliği gider İstanbul’un... Geriye beton yığınları kalıverir.

Bir şehrin en büyük zenginliği karakteristik ve estetik unsurlara sahip olmasıdır.

İstanbul bu bakımdan çok şanslıdır...

Şair Nedim bunu vaktiyle ne güzel anlatmış;

Bu şehr-i Sıtanbûl ki, bî mislü bahâdır,

Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedadır...

Ya bugün..?

İlk defa görenler için hâlâ çok güzel, çok fantastik bir şehirdir İstanbul...

Elli yıl öncesini bilenler içinse,  pek de öyle değildir.

*****­*****

Boğaziçi Köprüsü’nün açıldığı sene, benim üniversitede okuduğum yıllardı.

Öyle ilginç gelmişti ki bize... Arkadaşlarımızla günde birkaç defa geçtiğimizi hatırlarım.  O zaman yollar bomboştu, gişeler çift yönlüydü.

Gündüzleri pek sevmezdim görüntüsünü. Boğaziçi’nin doğal güzelliğiyle bağdaştıramazdım. 

Geceleri ise hoşuma giderdi. Göze hoş gelen ışıklarıyla, hani o şarkıdaki “inci gerdanlık” gibi ışıl ışıl  parlardı.

Son yıllarda, köprünün gözü okşayan o güzel ışıltısı gitti...

Yerine kıpkırmızı, mavi, sarı, karışık renkli ışıklar geldi.

Aynı, ikinci sınıf gazinoların rengârenk neonları gibi.

*****­*****

Boğaziçi kıyılarına geceleri şöyle bir bakarsanız;

Yumuşak, gözü okşayan, çok uzaklardan yanıp yanıp sönüyormuş gibi görünüp de sizi dinlendiren, âhenkli ışıklarla bezenmiş romantik bir gece manzarasıyla karşılaşırsınız.

Eskiden köprülerin ışıkları tek renkti, yumuşaktı ve şehrin ışıklarıyla uyumluydu.

Günümüzde ise, “cart kırmızı” başta olmak üzere, gazino neonlarına benzeyen değişik renkteki ışıklar, o âhenkle hiç uyuşmadı.

Sert kalıyor, rahatsız ediyor... Şehrin gece görüntüsüne baskın çıkıp gözü yoruyor. Arabesk görünüyor... Kimse de bu rahatsız edici uyumsuzluğun farkına varmıyor.

Fark edenler de, renkler ve zevkler tartışılmaz deyip geçiyor.

Tartışılır... Bal gibi tartışılır.  Renkler de tartışılır, zevkler de tartışılır.

Aksi hâlde, ne güzellik yarışmaları olurdu... Ne sanat eserleri olurdu.

Ne altın oran diye bir uyum... Ne de estetik diye bir duygu olurdu.

*****­*****

Köprülerimizde kullanılan bu sert, canlı, rengârenk ışıklar Hong Kong’a yakışır. Dubai’ye yakışır, Singapur’a yakışır.

Gökyüzüne yükselen dev binalarıyla tıkış tıkış olmuş şehirlerin hepsine de yakışır.

Ama İstanbul’a yakışmaz.

Çünkü İstanbul’un ruhu vardır.

Her tarafından tarihi eserlerin fışkırdığı, romantik, ağırbaşlı, gönülleri okşayan, âhenkli bir şehirdir İstanbul.

Onun bu âhengini bozmamak gerekir.

*****­*****

Son elli yılda bize bir şeyler oldu.

Başka bir toplum olduk sanki..!

Güzeli çirkini birbirine karıştırdık.

Yıllar içinde oluşmuş değerlerimizi bir çırpıda harcadık. Geçmişimizden koptuk. Bedii zevklerimizi yok ettik.

Sonra da... Onları özler hâle geldik.

Hiç şüpheniz olmasın ki, faytonları da özleyeceğiz. Hem de çok özleyeceğiz.

Tıpkı, Köprü’de balık ekmek yemenin tadını özlediğimiz gibi...

                             A.İlhan Molu- 5 Temmuz 2020



  • Perşembe 30 ° / 18 ° Güneşli
  • Cuma 33 ° / 19 ° Güneşli
  • Cumartesi 33 ° / 20 ° Parçalı bulutlu

Balıkesir

06.08.2020

  • İMSAK 04:27
  • GÜNEŞ 06:05
  • ÖĞLE 13:19
  • İKİNDİ 17:10
  • AKŞAM 20:23
  • YATSI 21:55
  • BIST 100

    1.034%-5,26
  • DOLAR

    7,2100% 2,35
  • EURO

    8,6304% 3,03
  • GRAM ALTIN

    476,50% 3,19
  • ÇEYREK ALTIN

    786,225% 3,19